Eyüp Beyhan
Yaklaşık bir aydır büyük bir dikkat ve ilgiyle okuduğum kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında burada yalnızca bir kitaptan değil; bir yolculuktan, bir arayıştan ve en önemlisi bir düşünme biçiminden söz edeceğiz. Ele alacağımız eser, Prof. Dr. İbrahim Kalın hocamızın, Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı kitabıdır. Bu kitap, sadece klasik anlamda bir felsefe metni değildir aynı zamanda bir hatırat, bir düşünce günlüğü ve içsel bir yürüyüştür. Kitabın kendisi, Heidegger’in Kara Ormanlar’daki yürüyüşlerini andırır biçimde düz bir hatta ilerlemez; zaman zaman patikalara sapar, kimi yerde derin bir sessizliğe, kimi yerde yoğun bir metafizik sorgulamaya açılır. Bu yönüyle okurdan da aktif bir düşünsel katılım talep eder.
Şunu özellikle belirtmek gerekir ki felsefeyle ve özellikle Heidegger düşüncesiyle önceden temas kurulmamışsa, metin yer yer zorlayıcı olabilir. Kavramların yoğunluğu, bir felsefe sözlüğüne başvurma ihtiyacını doğurabilir. Nitekim Heidegger terminolojisi, kavramlarla düşünmeyi değil, kavramların içinde düşünmeyi gerektirir. Kendi adıma söylemem gerekirse, felsefe alanındaki yüksek lisans sürecimde, kıymetli hocamız Prof. Dr. Sema Önal, Heidegger okumaları yaptırmıştı. Bahse konu okumalar bu kitabı sindirerek anlamamda önemli bir zemin oluşturdu. Kitabın yayınevi İnsan Yayınları’dır. Elimdeki bu kitap ikinci baskı olup Ekim 2025’te yayımlanmıştır.
Kalın, bu kitabı kaleme alırken Heidegger’in kulübesini bizzat ziyaret etmiş; bu da kitabı masa başında yazılmış bir düşünce metni olmaktan çıkarıp, mekânın ruhuyla temas eden canlı bir düşünce yolculuğuna dönüştürmüştür.
Prof.Dr. İbrahim Kalın, çağdaş Türk düşünce hayatının öne çıkan entelektüellerinden biri olup, felsefe, siyaset düşüncesi, İslam düşüncesi ve medeniyet tartışmaları üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınmaktadır. Doktora eğitimini George Washington Üniversitesi’nde tamamlayan Kalın, özellikle İslam metafiziği ve Molla Sadrâ düşüncesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu alandaki çalışmaları uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. İslam ve Batı, Akıl ve Erdem, Ben, Öteki ve Ötesi gibi eserleri, onun hem felsefî hem de medeniyet merkezli düşünce dünyasını yansıtır. Heidegger’in Kulübesine Yolculuk ise Kalın’ın akademik disiplinin sınırlarını aşarak düşünceyi tecrübe, mekân ve varoluş üzerinden yeniden kurduğu özgün bir eserdir. Eserde, Martin Heidegger’in Kara Ormanlar’daki kulübesi sembolik bir merkez hâline getirilir. Varlık, zaman, hakikat ve insanın dünyadaki konumu, Doğu ve Batı düşüncesi arasında kurulan derin bir diyalogla yeniden ele alınır. Bu yönüyle kitap, yalnızca Heidegger yorumu değildir. Aynı zamanda çağdaş insanın ontolojik yönelimlerini sorgulayan felsefî bir tefekkür metni niteliği taşımaktadır.
İbrahim Kalın bu eseri kaleme aldığı dönemde, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı bünyesinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Özel Temsilci olarak görev yapmaktadır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir entelektüel arayışın değil, aynı zamanda diplomatik ve düşünsel temasların iç içe geçtiği bir zeminde ortaya çıkmıştır. Kalın, Heidegger üzerine çalışırken Almanya’daki mevkidaşıyla da temas kurmuş ve bu çerçevede dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in dış politika başdanışmanı olan Jan Hecker ile irtibat sağlamıştır.
Bu temas, eserin yalnızca felsefi bir okuma değil, aynı zamanda entelektüel diplomasiye yaslanan çok katmanlı bir düşünsel yolculuk olduğunu göstermektedir. Heidegger’in mirasına dair yürütülen bu temaslar, Kalın’ın kitabı salt teorik bir inceleme olmaktan çıkararak, yaşayan bir düşünce geleneğiyle doğrudan temas eden bir tecrübe alanına dönüştürür. Böylece Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, akademik düşünce ile entelektüel sorumluluk arasındaki geçişkenliği görünür kılan nadir eserlerden biri hâline gelir.
İbrahim Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı eseri, modern insanın ontolojik kırılmasını, varlıkla kurduğu ilişkinin zayıflamasını ve düşüncenin giderek yüzeyselleşmesini merkeze alan özgün bir düşünsel yolculuk sunar. Kitap, Martin Heidegger’in kulübesine hareketle yalnızca bir filozofun düşünce dünyasını değil, modern insanın varlık karşısındaki ontolojik yoksulluğunu da görünür kılmayı amaçlar. Kalın’ın yaklaşımı, akademik bir felsefe metninden ziyade, düşüncenin tecrübe edilmesini hedefleyen bir tefekkür metni olarak okunmalıdır. Bu yönüyle eser, felsefeyi sistematik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp insanın varoluşsal serüvenine eşlik eden bir arayış biçimine dönüştürür.
Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı eseri, “hakikat”, “varlık”, “dil”, “şiirsellik” ve “ontolojik kriz” kavramları ekseninde ele alacağız. Metin, bir yandan Heideggerci ontolojinin temel meselelerini açımlarken, diğer yandan modern insanın içine düştüğü anlam boşluğunu eleştirel bir gözle değerlendirmektedir. Kalın’ın yaklaşımı, Doğu ve Batı düşüncesi arasında kurduğu köprüyle birlikte ele alındığında, çağdaş felsefi tartışmalar açısından dikkate değer bir derinlik sunmaktadır.
Metodolojik Çerçeve ve Yapı
Heidegger’in Kulübesine Yolculuk kitabı toplamda dokuz ana bölümden oluşmaktadır. Şöyle ki:
-
- Altı Çarpı Yedi
-
- Köyde Felsefe Yapılır mı?
-
- Varıp Geldim Bir Orta Yere
-
- Bizi Ancak Bir Tanrı Kurtarabilir
-
- Murakabe Kalemi, Nazar ve Şifalı Düşünceler
-
- Hakikat Meydanına Giden Yol
-
- Yeryüzündeki İkametimiz Şiirseldir Bizim
-
- Ben-merkezcilik yahut Hümanizmin Trajedisi
-
- Kulübe Yapmak İçin Gerekli Malzemeler
Bu bölümler, kitabı yalnızca kavramsal bir monografi değil, aynı zamanda bir öze dönüş, mekân düşünce ilişkisi ve varlık tecrübesi üzerinden kurgulanmış bir eser hâline getirir.
Kalın’ın yöntemi, Heidegger’in ontolojik hattını Osmanlı ve İslam düşüncesi geleneğinden isimlerle (örneğin Molla Sadra) birlikte ele alarak bir doğu batı diyalogu kurma çabasını görmek mümkündür. Bu çaba, Batı metafiziğinin varlık sorununu nasıl unuttuğunu sorgularken, Doğu düşüncesinin sezgisel ontolojisine bir bakış sunar.
İbrahim Kalın, Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı kitabı henüz yayımlanmadan önce, 31 Aralık 2022 tarihinde Türkiye Heidegger Topluluğu tarafından düzenlenen çevrim içi bir seminerde çalışmasının ana çerçevesini kapsamlı biçimde paylaşmıştır. Prof. Dr. A. Kadir Çüçen ve Doç. Dr. Çiğdem Yıldızdöken’in düzenleme kurulunda yer aldığı bu etkinlikte Kalın, kitabın düşünsel arka planını, Heidegger okumasını ve metnin oluşum sürecini ayrıntılı biçimde ele almıştır. Bu konuşma, eserin henüz yayımlanmadan önce entelektüel bir zeminde tartışmaya açıldığını ve kitabın düşünsel omurgasının büyük ölçüde bu sunumda görünür hâle geldiğini göstermektedir.
Martin Heidegger Kimdir?
Martin Heidegger, yirminci yüzyılın en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı Alman filozoflarından biridir. Felsefesinin merkezinde “Varlık nedir?” sorusu yer alır. Heidegger’e göre Batı felsefesi, Platon’dan itibaren varlık sorusunu ihmal etmiş; onun yerine bilgi, bilinç, nesne ve bilim gibi ikincil kavramları merkeze almıştır. Oysa asıl sorgulanması gereken, “Neden varlık vardır da yokluk yoktur?” sorusudur. Heidegger, insanı klasik felsefedeki gibi düşünen bir özne olarak değil, dünyaya “atılmış”, zamansallık içinde var olan ve ölüm bilinciyle kuşatılmış bir varlık olarak, yani Dasein kavramıyla ele alır. Bu yaklaşımda varlık, soyut kavramlar yoluyla değil, yaşantı ve tecrübe üzerinden anlaşılır. Bu nedenle Heidegger’in düşüncesi, sistematik bir felsefeden ziyade, dili şiirselleştiren ve varoluşun deneyimsel boyutuna yönelen bir düşünme biçimi olarak öne çıkar.
Varlığın Unutuluşu ve Heidegger Okuması
“Heidegger’in misyonu “varlık nedir?” sorusunu yeniden sormak ve bizi bunun cevabını araştırmaya hazırlamaktır. Zira soruların efendisi olan bu soruyu sormadan hiçbir meselemizi çözmemiz mümkün değildir.”
Kalın’ın eserinin merkezinde Heidegger’in temel iddiası; Batı düşüncesi, varlığın anlamını unutmuştur şeklinde yer almaktadır. Heidegger’e göre Antik Yunan’dan itibaren felsefe, varlığı doğrudan soruşturmak yerine onu ikincil kategoriler aracılığıyla anlamaya yönelmiş, böylece varlığın kendisi düşüncenin merkezinden uzaklaştırılmıştır. Kalın bu durumu şu sözlerle aktarır:
“Alman filozofu Martin Heidegger’in düşüncesine aşina olanlar, Varlık sorusunun onun temel meselesi olduğunu bilirler. Heidegger’e göre Batı düşüncesi Eflatun’dan bu yana Varlık sorusunu unutmuş ve onun yerine bilgi, bilim, özne, nesne, cevher, dünya gibi ikincil kavramları ikame etmeye çalışarak yüzlerce yıl devam eden büyük bir yanılsamanın içine savrulmuştur.”
Bu unutuluş yalnızca teorik bir problem değildir; aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin ontolojik düzeyde bozulması anlamına gelir. Varlık artık tecrübe edilen, hissedilen ve yaşanan bir hakikat olmaktan çıkmış; ölçülen, denetlenen ve nesneleştirilen bir yapıya indirgenmiştir. Kalın’a göre bu süreç, insanın “varlığın çobanı” olma sorumluluğunu terk etmesiyle doğrudan ilişkilidir:
“Sahici düşünce, insanın varlığın çobanı olmayı kabul ettiği yerde kök salmaya başlar.”
Bu ifade, Heidegger’in düşüncesindeki temel kırılmayı özetler. İnsan, varlığı kontrol eden değil, ona kulak veren bir özne olmalıdır. Modern dünya ise bu ilişkiyi tersine çevirmiştir.
“Nietzsche’nin bağıra çağıra dikkat çektiği nihilizm bize şunu söyler: inanç, değer, bilgi, ahlak, ilke, gaye, amaç ve anlam gibi kavramların hepsi boştur ve bir temelden yoksundur. …Nietzsche modern dünyanın kendisini inşa ederken tüm değerleri değersizleştirdiğini söyler. Bu, din ve ahlak adına tüm değerlerin anlamsızlaşması ve hiçleşmesi demektir. Kilise değerlerine karşı bir başkaldırı olarak başlayan seküler modernite hareketi böylece tüm inanç ve değerleri yok eder. Artık kendisinin de üzerinde yürüyeceği sağlam bir zemin, bir ‘terra firma’, bir toprak kalmamıştır. Tüm değerlerin değersizleştiği, tüm anlamların anlamsızlaştığı, her şeyin hiçleştiği bir çorak ülkede yeni cesur dünya olan modernitenin seküler değerleri de kök salacak ve yeşerecek bir zemin bulamaz. Modernlerin trajedisi, Tanrı’yı öldürmeye giderken kendi idam fermanlarını imzalamış olmalarıdır.” …
“Şimdi Nietzsche’yi bir kenara koyup Heidegger’e bakalım. Heiegger’in varlık felsefesinin bizi nihilizmin kapısında bırakıp bırakmadığı sorusu ortada duruyor. ….Heidgger’in “neden yokluk yok da varlık var?” sorusuna “varlık var işte” diye cevap vererek bunun yetinmemizi istemesi en azından benim için yeterli ve tatmin edici değil….Sözü yormadan söyleyeyim Yaratılış metafiziğine dayanmayan her Varlık felsefesi bünyesinde gizli bir nihilizm taşır çünkü Varlık’ı tanrısallaştırmadan “Neden Varlık?” sorusuna tatmin edici bir cevap vermek mümkün görünmüyor.”
“Bu noktada şu hususu da belirtmeliyim: Heidegger’le çıktığımız yolculuğu önemsiyorum ama bizi götürmek istediği yer konusunda şüphelerim var. Felsefi olarak bizi getirip bıraktığı yer, varlık ile varlık ötesi bir yerlerde gibi duruyor ama bunun ne olduğuna dair açık seçik bir şey söylemek mümkün değil.” Kalın’ın bu değerlendirmesi, Heidegger düşüncesine yönelik eleştirel mesafesini açık biçimde ortaya koyar. Ona göre Heidegger’le yapılan ontolojik yolculuk derinlikli ve ufuk açıcıdır, ancak bu yolculuğun nihai varış noktası belirsizdir. Varlık ile varlık-ötesi arasında konumlanan bu düşünsel alan, güçlü bir sezgi üretse de açık, tutarlı ve yön gösterici bir metafizik çerçeve sunmaz. Kalın bu noktada, Heidegger’in düşüncesinin insanı hakikate yaklaştırdığını fakat onu tam anlamıyla temellendirilmiş bir anlam ufkuna ulaştıramadığını ima eder.
Düşüncenin Mekânı: Kulübe, Şehir ve Akademi
Kalın’ın anlatısında mekân yalnızca fiziksel bir alan değil, düşüncenin niteliğini belirleyen ontolojik bir zemindir. Heidegger’in Kara Ormanlar’daki kulübesi, bu bağlamda, düşüncenin saf hâline ulaşabileceği bir “inziva mekânı” olarak simgesel bir anlam taşır. Şehir ve üniversite ise düşüncenin araçsallaştırıldığı alanlardır.
“Heidegger için şehir ve üniversite ortamı, düşünceyi boğan, felsefeyi akademizme kurban eden, fikir çilesini unvanlara, makamlara kurban eden tüketici bir niteliğe sahiptir.”
Bu yaklaşım, modern akademinin bilgi üretimini niceliğe indirgemesini eleştiren güçlü bir perspektif sunar. Düşünce, üretim bandına sıkışmış bir faaliyet hâline gelmiş hakikatin yerini performans, ölçülebilirlik ve akademik kariyer almıştır. Bu bağlamda Kalın, düşünmenin yeniden varoluşsal bir eylem hâline gelmesi gerektiğini savunur.
Birikim dergisinde yayımlanan eleştirel değerlendirmede de belirtildiği üzere, Kalın’ın yaklaşımı melankolik bir ontolojik duyarlılık taşır. Bu melankoli, modern dünyanın hızına, gürültüsüne ve yüzeyselliğine karşı bir içe dönüş çağrısıdır. Ancak bu çağrı, kimi zaman eleştirel mesafenin zayıflaması riskini de beraberinde getirir.
“Kara Ormanda, köyde, taşrada, bakir tabiatta tecrübe ettiği şey, varlık’ın daha yüksek, derin ve engin idrakini mümkün hale getirir. Yapmacık şehir hayatı ve akademizm tuzağına düşmüş üniversite, hakikat arayışımızı perdeler ve gölgeler. Şehir ve üniversite Eflatun’un mağarasıdır. Kara Orman ve köy, Heidegger’in mağaradan çıkar çıkmaz hiç oyalanmadan gittiği yerdir.”
“Üniversite, mesleki deformasyonun en yoğun yaşandığı kurumların başında gelir. Hakikat yolculuğunda insanlara kılavuzluk etmesi gereken prof’lar, akademizm tuzağına düşmüş ve bilimsel jargonu hakikatin yerine ikame etmiştir. Hakkın ve hakikatin, aklın ve erdemin hizmetkârı olması gereken hocalar okulların, fakültelerin, bölümlerin ve sınıfların yarı-tanrısal küçük efendileri olmak için ilmi, fikri ve fikir çilesini bir kenara koymuştur…Her dersin ilk dersiymiş gibi aşk ve heyecanla ve son dersiymiş gibi büyük bir mesuliyet duygusuyla veren kaç tane hoca var etrafımızda? Elimizden tutup bizi bir ilim, fikir, hikmet, edep, tahayyül ve tecessüs yolculuğuna çıkaran hoca sayısı neden yok denecek kadar az?”
Dil, Şiir ve Hakikatin Açılışı
Heidegger düşüncesinde dil, varlığın evidir. Kalın, bu yaklaşımı merkeze alarak şiiri ontolojik bir imkân olarak yorumlar. Ona göre şiir, yalnızca estetik bir form değil, varlığın kendisini açtığı bir alandır:
“İnsan yeryüzünde şiirsel bir biçimde ikamet ettiği zaman var olmaya başlar.”
Bu anlayış, modern rasyonalist dil anlayışına köklü bir itirazdır. Dil artık sadece iletişim aracı değil, varlığın tezahür ettiği bir alan olarak düşünülür. Heidegger’in Hölderlin’e atfettiği önem de bu bağlamda anlam kazanır. Şair, varlığı icat eden değil; onun açığa çıkmasına tanıklık eden kişidir.
Heidegger için şiir, süs değildir. Şiir, varlığın kendini açtığı yerdir. “Dil, varlığın evidir.” Ama bu ev, kelimelerle değil; sezgiyle, sessizlikle kurulur. Bu yüzden Hölderlin, Yunus Emre, Niyazi Mısrî, Şeyh Galip bu kitapta birlikte anılır.
“Varlık meselesi onun için din ve inanç konularından daha öncelikli ve köklüdür. Ona göre din ve felsefe aynı soruya farklı yanıtlar değil, farklı sorulara farklı cevaplar vermektedir ve aralarındaki temel ayrım da buradan kaynaklanmaktadır. Bu ayrılık temel ve köklüdür ama “karşılıklı saygı ve takdir”e engel teşkil etmez. Son nefesini veren annesine yönelik “saygı ve takdir”ini de bu şekilde ifade eder: ‘Varlık ve Zaman’ın bir nüshasını annesinin ölüm döşeğinin üzerine koyar. Filozof Heidegger, mümin annesine veda etmektedir. Buna Heideggerci manada şiirsel bir veda da diyebiliriz. Bu dünyadaki başyapıtını, onu bu dünyaya getiren annesine hediye eden filozofun vefası ve vedası. Heidegger bu dünyadan ayrılırken de geride bıraktıklarına şiirsel bir biçimde ve tabii ki tahmin edebileceğimiz gibi Hölderlin’in şiiriyle veda eder. Hölderlin’den bir seçki yapar ve bunların “mezarının başında son veda olarak yavaşça ve sade bir biçimde” okunmasını vasiyet eder.”
Hölderlin şiiri şöyle;
İncelik, kalbinde saf bir biçimde var olduğu müddetçe
İnsan kendini ilahi olanla ölçebilir memnuniyetle.
Tanrı bilinmez mi?
Gökyüzü kadar ayan beyan mı o?
Ben buna inanmaya meylettim.
İnsanın ölçüsü böyledir işte.
Bunu fazlasıyla da hak eder lakin
İnsan(yeryüzünde) şiirsel ikamet eder.
Teknoloji, Kontrol ve Ontolojik Yabancılaşma
Kalın’ın eserinde teknoloji eleştirisi merkezi bir yer tutar. Heidegger’in modern tekno-medeniyete yönelik eleştirisi, varlığın araçsallaştırılması üzerinden okunur.
“Kontrol etmek demek denetlemek, yönetmek, yönlendirmek… Modern tekno-medeniyet bu kontrol sistemi olmadan ayakta duramaz.”
Teknoloji, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürerek onu bir tahakküm ilişkisine indirger. Böylece insan, varlıkla karşılaşmak yerine onu hesaplanabilir bir nesneye dönüştürür. Bu durum, modern insanın ontolojik yoksulluğunun temel nedenlerinden biridir.
“Kesin olan şey şudur ki düşünmek, herhangi bir şey üzerinde zihin jimnastiği yapmak değil, Varlık olarak hakikat ve hakikat olarak Varlık üzerinde düşünmektir.
Heidegger felsefenin bu amacından saptığını zira bilim ve teknolojinin kölesi haline geldiğini söyler. Bilim ve teknolojiye büyük varlık dairesi içinde yön göstermesi gereken felsefe, kendi özünü unutmuş ve tekno-medeniyetin bir uzmanlık alanı hâline gelmiştir. Konusu artık Varlık ve Varlık’ın hakikati değildir. Bilim ve teknolojinin mümkün ve makul olarak tanımladığı şeyleri tarif ve tasvir etmektir. Buna razı olan felsefe, düşünme kabiliyetini yitirmiştir. Tekno-medeniyetin payandası olmuş felsefenin düşünmek adına söyleyeceği bir şey yoktur.”
Doğu Düşüncesiyle Diyalog: Molla Sadrâ
Kalın’ın eserini özgün kılan yönlerden biri, Heidegger düşüncesini İslam metafiziğiyle ilişkilendirmesidir. Özellikle Molla Sadrâ’nın varlık anlayışı, Heidegger’in ontolojisiyle verimli bir diyalog kurar. Kalın bu ilişkiyi şu şekilde ifade eder;
“İnsanın ufku varlığın ufkuyla örtüştüğü zaman insan büyük varlık dairesi içinde yerini bulur.”
Bu yaklaşım, ontolojiyi yalnızca Batı düşüncesine özgü bir mesele olmaktan çıkarır ve evrensel bir metafizik sorgulamaya dönüştürür.
Eleştirel Değerlendirme
Her ne kadar eser derinlikli bir felsefi tefekkür sunsa da bazı eleştirilere açıktır. Birikim dergisinde dile getirildiği üzere, metin zaman zaman melankolik bir tonla felsefi eleştirinin sınırlarını belirsizleştirir. Ayrıca Heidegger’in siyasal geçmişi, özellikle Nazi dönemiyle ilişkisi, eserde sınırlı biçimde ele alınmıştır. Bu bağlamın daha açık tartışılması, çalışmanın eleştirel gücünü artırabilirdi.
Ez cümle şunları söylemek mümkün;
a) Heidegger fazlaca idealize ediliyor mu?
Evet, yer yer Heidegger’in politik sorumluluğu geri planda kalıyor. Nazi dönemiyle ilişkisi yeterince problematize edilmiyor.
b) Metin zaman zaman romantize oluyor mu?
Evet. Kulübe metaforu, bazen gerçek dünyanın sertliğini yumuşatıyor.
c) Akademik mesafe?
Kitap bilinçli olarak akademik değil. Bu bir tercih ama akademik okur için eksiklik oluşturabilir.
d) Buna rağmen neden güçlü?
Çünkü samimi. Çünkü hakikat arayışı var. Tefekkür yolculuğuna davet var… Çünkü düşünmeyi yeniden mümkün kılıyor.
Sonuç Olarak;
Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, modern insanın varlıkla kurduğu ilişkinin nasıl yüzeyselleştiğini, düşüncenin nasıl hız ve fayda eksenine sıkıştığını gösteren derinlikli bir eserdir. İbrahim Kalın, bu eserinde Heidegger’in düşüncesini yalnızca felsefi bir miras olarak değil, çağımızın ontolojik krizine yönelik bir uyarı olarak ele alır. Varlığın unutuluşu, düşüncenin araçsallaşması, dilin yoksullaşması ve insanın kendi iç dünyasına yabancılaşması; kitap boyunca mekân, sessizlik ve tefekkür üzerinden yeniden düşünülür. Bu yönüyle eser, akademik sınırların ötesine geçerek okuyucuyu düşünmeye değil, düşünmenin ne olduğunu yeniden hatırlamaya davet eder. Heidegger’in kulübesi, yalnızca bir mekân değil; modern insanın kendisiyle yüzleşebileceği sembolik bir durak hâline gelir.
Kalın, eseri, felsefeyi soyut bir disiplin olmaktan çıkarıp varoluşsal bir tecrübeye dönüştürür. Okuyucuya, hakikatin gürültüde değil sessizlikte hızda değil sükûnet içinde açıldığını hatırlatır. Bu yönüyle eser, yalnızca Heidegger’i anlamaya değil, insanın kendi varlığını yeniden düşünmesine imkân tanır. Modern dünyanın zihinsel dağınıklığı içinde derinliği, yüzeysellik içinde anlamı arayanlar için güçlü bir çağrıdır. Bu vesileyle, düşünce dünyamıza böylesine derinlikli ve ufuk açıcı bir eser kazandırdığı için Prof. Dr. İbrahim Kalın hocamıza teşekkür ediyor, kendisinden daha nice nitelikli ve ufuk açıcı eserler beklediğimizi ifade etmek istiyorum.
Kaynakça
Kalın, İ. (2025). Heidegger’in Kulübesine Yolculuk. İstanbul: İnsan Yayınları.
Akkoç, D. A. (2025). Eleştirel düşünceler (I): İbrahim Kalın ve Heidegger’in Kulübesi. Birikim. Doğan, Y. (2025). MİT Müsteşarı Kalın: Heidegger yolculuğu nereye kadar