NATO’nun Günlüğü mü, Bir Adamın İç Sesi mi?

Dr. Üzeyir Tekin

“Bazen liderlik doğru kararı vermek değil, daha kötü olanı engellemektir.” Kitabı okurken altını ilk çizdiğim cümle buydu. Metinde ne büyük bir strateji anlatısı ne iddialı bir vizyon ne de alışıldık “tarihi biz yazdık” özgüveni vardı. Daha çok bir yorgunluk hissi hâkimdi. Sanki biri masanın başında oturmuş, gece yarısı kendi kendine konuşuyordu. O anda şunu düşündüm: Ben galiba bir NATO kitabı okumuyorum, bir insanın iç monoloğunu okuyorum. Jens Stoltenberg’in Ben Görevdeyken kitabı bende tam olarak böyle bir etki bıraktı.

Açık konuşmak gerekirse, kitabı elime alırken beklentim düşüktü. Biraz diplomatik anı, biraz “şu zirvede şunu yaptık” anlatısı, biraz da Batı’nın kendini haklı çıkarma hikâyesi bekliyordum. Hani bazı kitaplar vardır; okurken cümleler bitmeden nereye varacağını tahmin edersiniz. Öyle bir metin olacağını sanıyordum. Ama tuhaf biçimde öyle olmadı.

Bazı kitaplar bilgi verir, bazıları ise zihni kurcalar. Ben kitapları genelde ikiye ayırırım: Okuyup not aldığınız, kapattıktan bir hafta sonra büyük kısmı uçup gidenler ve bitirdikten sonra bile sizinle kalanlar. Yürürken bir cümlesi aklınıza düşer, durup “Bunu niye böyle söyledi?” diye düşündürür. Bu kitap kesinlikle ikinci türe ait. Çünkü Stoltenberg olayları anlatmaktan çok ruh hâlini ele veriyor ve bence bir dönemi anlamanın en iyi yolu tam olarak bu: Politik kararların arkasındaki psikolojiyi görmek.

Kitabı okurken yaşadığım ilk şaşkınlık, beklediğim kadar politik olmamasıydı. Evet, içinde savaşlar, zirveler, krizler var; Putin var, Trump var, Erdoğan var, Merkel var. Ama metnin tonu şaşırtıcı biçimde kişisel. Daha ilk bölümlerde şunu hissediyorsunuz: Bu adam ideolojik bir savaşçı değil. Daha çok sürekli yangın söndürmeye çalışan bir belediye başkanı gibi. Büyük laflar etmiyor; “demokrasi kazandı”, “özgürlükler galip geldi” türü cümleler kurmuyor. Onun yerine “endişelendim”, “emin değildik”, “yanlış yapmaktan korktuk” gibi ifadeler var. Bir NATO Genel Sekreteri’nden alışık olmadığımız türden cümleler bunlar. Belki de bu yüzden metin bana daha dürüst geldi. Çünkü güç sahibi insanlar çoğu zaman tereddütlerini saklar, Stoltenberg saklamıyor.

Kitabı okurken beni en çok şaşırtan şeylerden biri de NATO’nun dışarıdan göründüğü kadar sağlam ve rasyonel bir yapı olmamasıydı. Biz NATO’yu genellikle devasa, soğuk, sistematik bir makine gibi düşünürüz; her şey sanki milimetrik hesaplarla ilerliyormuş gibi. Oysa içeriden bakıldığında tablo çok daha kırılgan. Koca bir ittifak bazen üç kişinin ruh hâline bağlı olabiliyor: Trump’ın bir sabah attığı tweet, Macron’un bir röportajda kurduğu cümle ya da Putin’in beklenmedik bir hamlesi bütün dengeleri sarsabiliyor. Bir noktada durup şunu düşündüm: Demek ki dünya sandığımız kadar rasyonel yönetilmiyor. Dışarıdan “uluslararası sistem” dediğimiz şey, içeriden bakıldığında insanların korkuları ve egoları etrafında şekilleniyor. Kitabın en öğretici tarafı da buydu.

Stoltenberg’in dili bağırmayan bir dil. Ben sesi alçak ama özgüveni yüksek metinleri severim. Ne kahramanlık anlatısı var, ne kendini parlatma çabası, ne de düşmanlaştırıcı bir ton. Yer yer fazlasıyla sakin hatta bazı okurlar için heyecansız bile bulunabilir. Ama ben tam tersine bu sakinliği sevdim. Çünkü propaganda genellikle yüksek sesle yapılır; dürüstlük ise çoğu zaman sessizdir. Metnin güven vermesinin nedeni de büyük ihtimalle bu.

Kitabın bazı bölümlerinde kendimi tuhaf bir empati kurarken yakaladım. Normalde bir NATO Genel Sekreteri’yle empati kurmam; çünkü o bir kurumdur, bir semboldür. Ama burada bir insan var: Toplantıdan çıkıp gece oteline dönen, tek başına notlar alan, “Acaba yanlış mı yaptık?” diye düşünen bir insan. Afganistan’dan çekilme sürecini anlattığı bölümlerde klasik bir zafer hikâyesi yok; daha çok bir vicdan muhasebesi var. “Yıllarca uğraştık, peki gerçekten neyi değiştirdik?” sorusu havada kalıyor. O noktada kitap politik bir metin olmaktan çıkıp insani bir metne dönüşüyor.

Türkiye bölümü, kitapta özellikle dikkat kesildiğim yerlerden biriydi. Batılı metinlerde Türkiye genellikle ya problemli bir aktör olarak ya da hafif üstten bir tonla ele alınır. Burada ise tablo daha karmaşık ve daha gerçek. Stoltenberg Türkiye’yi ne eleştiriyor ne de romantize ediyor. Daha çok “mecbur kalınan bir gerçeklik” olarak görüyor: Karadeniz’in kilidi, Orta Doğu’nun kapısı, göç krizinin tamponu, Rusya ile Batı arasındaki ara yüz. Yani belki “iyi çocuk” değil ama kesinlikle “vazgeçilmez”. Bu ton bana daha dürüst geldi; çünkü jeopolitikte sevgiden çok zorunluluklar belirleyicidir.

Recep Tayyip Erdoğan’a yaklaşımı ise kitabın en ilginç yerlerinden biri. Stoltenberg’in Erdoğan’a bakışı tek boyutlu değil. Metinde ince bir gerilim hissediliyor. Bir tarafta tedirginlik var; Erdoğan’ın ne yapacağını kestirememek Batı bürokrasisini rahatsız ediyor çünkü Batı kontrol edilebilir liderleri sever ve Erdoğan kontrol edilebilir biri değil. Ama aynı zamanda metinde inkâr edilmeyen başka bir duygu daha var: İstemeden duyulan bir saygı. Geri adım atmayan, masada sert duran, pazarlık yapan bir figür. Stoltenberg bunu satır aralarında kabul ediyor. Bu bana çok insani geldi; çünkü gerçek hayatta da bazen anlaşamadığımız insanlara bile saygı duyarız. Kitapta tam olarak bu his var: Zor ama ciddiye alınması gereken bir lider. Bu ton Batılı metinlerde pek rastlanan bir şey değil.

Kitabı bitirdiğimde kafamda netleşen şey şuydu: Bu kitap ideolojilerle ilgili değil, karakterlerle ilgili. Uluslararası sistem dediğimiz yapı da çoğu zaman karakterlerin çarpışmasından ibaret. Trump başka bir psikoloji, Putin başka, Merkel başka, Erdoğan başka. Stoltenberg ise bütün bu karakterlerin ortasında denge kurmaya çalışan bir hakem gibi. Ama hakem de insan; onun da korkuları, sınırları ve tereddütleri var. Bunu görmek kitabı benim için değerli kıldı.

Beni en çok etkileyen şey, gücün iç yüzünün sandığımız kadar güçlü olmamasıydı. Dışarıdan bakıldığında NATO dev bir kule gibi duruyor, içeriden bakıldığında ise sürekli çatlakları yamalanan bir bina gibi. Sürekli bir “dağılmayalım” telaşı var. Bu durum bana modern dünyanın genel hâlini hatırlattı: Hepimiz güçlü görünmeye çalışıyoruz ama aslında idare ediyoruz. Belki NATO da öyle.

Kitabı kapattığımda elimde büyük bir teori yoktu ama güçlü bir duygu vardı. Dünya siyasetini yöneten insanların sandığımız kadar “tarihi figürler” olmadığı, daha çok bizim gibi tereddüt eden, korkan, yanlış yapan ve bazen şansla kurtulan insanlar olduğu hissi. Garip bir şekilde bu farkındalık rahatlatıcıydı. Çünkü dünyayı yarı tanrılar değil, kırılgan insanlar yönetiyor.

Ben bu kitabı bir NATO tarihi olarak okumadım. Bir “sistem içinden insan” hikâyesi olarak okudum. Belki de bu yüzden sevdim. En politik görünen metnin, en kişisel olan çıkması dikkat çekiciydi. Galiba şunu fark ettim: Bazen bir kurumu anlamanın en iyi yolu, onun raporlarını değil, içindeki insanın yorgunluğunu okumaktır. Bu kitap tam olarak o yorgunluğu gösteriyor; sessizce, bağırmadan, ikna etmeye çalışmadan, sadece anlatarak.

Dr. Üzeyir Tekin

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Danışman.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir